Kısırlık

Mayıs 31st, 2008admin

Kısırlık

Kadınla erkek normal cinsel birleşmede bulundukları ve gebeliği önleyici hiç bir tedbir almadıkları halde gebelik olayının meydana gelmemesi. Doğurmama, döl vermeme, üreme olanaksızlığı gibi adlarla da anılır.

Çocuk sahibi olamamak, sürekli düşüklerden ya da çocukların ölü doğmasından ileri gelebilir. Ancak kısırlık sözcüğü genellikle gebelik olayının meydana gelmediği durumlar için kullanılmaktadır. Tam kısırlık az görülen bir hal olmakla birlikte kısırlık eğilimi yani gebe kalma yeteneğinin azalması, oldukça yaygındır. İkincil kısırlık deyimi, kişilerin verimli bir dönemden sonra kısırlaştıklarını belirtmek için kullanılır. Bu durum erkekler için de söz konusudur.

Kısırlığın ne kadar yaygın olduğunu kesin olarak saptamak oldukça güçtür. Avrupa ülkelerinde evliliklerin yüzde on beşi çocuksuzdur. Ancak bu oran, doğum kontrolü uygulamak yoluyla isteyerek çocuk yapmayan ve çocuk sahibi olmayacak kadar yaşlı olan çiftleri de kapsadığı için çok açıklayıcı sayılmaz.

Kısırlıkla, kadının evlendiği yaş arasında yakın tir ilişki vardır. Kırk yaşını geçtikten sonra evlenen kadınların yüzde altmış sekizi çocuk sahibi olamamaktadır. Bu oran 35-39 yaşlarında evlenenlerde yüzde kırka, 3034 yaşlarında evlenenlerde ise yüzde yirmi üçe düşmektedir.

Gerek kadınlar ve gerekse erkekler yaşamlarının kimi dönemlerinde doğal olarak kısır olurlar. Kadınlar, adet görmeden önce, gebelik süresince bazen emzirme döneminde ve menopozdan sonra kısırdırlar. Erkekler ise ergenlik döneminden önce ve yaş döneminden sonra doğal olarak çocuk sahibi olamazlar.

Kısırlığın ancak çok dikkatli incelemeler sonucu anlaşılan çeşitli nedenleri vardır. Erkeklerde üç belli başlı neden; erbezlerinin yeterince sperma üretememeleri, spermaları penisin ucuna ileten kanalların tıkalı olması ve spermaları dölyoluna bırakmamaktır. Kadınlardaki kısırlık nedenleri çok daha karmaşık ve çeşitlidir. Örneğin, yumurta üretimi düzensiz olabilir ya da yumurtaların Fallop borularına ya da buradan dölyatağına geçmelerini engelleyen bir yapı bozukluğu bulunabilir. Dişinin dölyatağı ya da dölyolu gibi üretim organlarından biri spermaları kabul etmeyebilir. Bazı durumlarda, dölyatağının fibroid türünde anormal oluşumları döllenmeyi engelleyebilir ya da dölyatağı döllenmiş yumurtanın gelişmesini sağlayacak sağlamlıkta olmayabilir.

Hekimler kısırlığın nedenlerini araştırmaya başlamadan önce, çiftin cinsel birleşmeleri ile ilgili bazı noktaları öğrenmek isterler. Çünkü kısırlık nedeniyle hekimlere başvuran çiftlerle ilgili bir anket, bunların yüzde beş gibi oldukça yüksek sayılabilecek bir oranının cinsel birleşmeyi tam olarak gerçekleştiremediklerini ancak bunun farkında olmadıklarını ortaya çıkarmıştır. Kısırlığa yol açan bir başka neden de cinsel birleşmenin seyrek yapılmasıdır. Döllenmenin gerçekleşmesini sağlamak için kadının verimli döneminde çok sık (en fazla iki gün ara vererek) cinsel birleşmede bulunmak gerekir. Kısırlığın bir nedeni de cinsel birleşme sırasında dölyoluna nemlilik vermek için kullanılan bazı sıvıların spermaların ölmesine yol açmasıdır.

Kadının orgazma ulaşamaması ile kısırlık arasında doğrudan doğruya bir bağlantı olmamakla birlikte, orgazmdan sonra Fallop borularının genişleyerek döllenmeyi kolaylaştırdıkları, kanısını güçlendirecek çeşitli kanıtlar vardır. Ayrıca cinsel birleşme ya da kısırlık olasılığı ile ilgili olumsuz düşüncelerin ve kuşkuların da kısırlığa yol açtığı bilinmektedir.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, kısırlığa kalıtsal ve yapısal etkenlerin yol açabileceğini ve bazı ailelerde kısırlık eğilimi olduğunu göstermektedir. Örneğin ailesinin tek çocuğu olan bir kadın evlendiğinde gebe kalma olasılığı yüzde altmış, birden çok çocuk sahibi olma olasılığı ise yüzde otuz dört olmaktadır.

Günümüzde, kısırlığın nedenleri ile ilgili boş inançların birçoğu ortadan kalkmışsa da hala yaygın olan bazı yanlış düşünceler vardır. Örneğin cinsel birleşmeden sonra çarşafta bir leke kalmasına bakarak dölyoluna döllenmeyi gerçekleştirecek kadar meninin gitmediğini sananlar vardır. Oysa bir miktar meniyle dölyolu salgılarının meydana getirdikleri bu leke gayet olağandır ve sperma üretimi normalse, dölyoluna döllenmeyi gerçekleştirecek kadar sperma her zaman gider.

Bundan başka kısırlığın kişinin mesleğiyle ya da yaşadığı bölgeyle ilgili olduğunu sananlar da vardır. Kısırlığın, köylerde (şehirlere göre) ve bedenle çalışanlar arasında (zihinle çalışanlara göre) daha yaygın olduğunu doğrulayan istatistikler vardır. Ancak bu sonuç çeşitli yerlerde evliliklerin yapıldığı yaşı belirleyen geleneklerle ilgili sayılmaktadır.

Yumurtalıkların düzenli çalışmasını sağladığı sürece beslenme yetersizliği kısırlığa yol açan bir etken sayılır. Ameliyatlar dışında doğum kontrolü için uygulanan yöntemler de kısırlığa sebep olmazlar. Ancak, ağızdan alınan doğum kontrol haplarının, uzun süre kullanılırlarsa (hap kullanımı durduktan sonra bile) bazı kadınlarda yumurtalıkların işlevini aksattığı hatta bütünüyle durdurdukları bilinmektedir.

Kısırlık tedavisi nedenine göre değişir Kadının ya da erkeğin üretim organlarında başgösteren herhangi bir hastalıktan ileri geliyorsa uygun bir ilaçla tedavi edilir. Kısırlık, bilgi yetersizliğinden ileri geliyorsa, kadının yumurtlama günleri, gebe kalma olasılığının en yüksek olduğu dönem, cinsel birleşmenin yapılması gereken zamanlarla ilgili bilgileri vermek sorunu çözecektir. Cinsel birleşme durumları ile ilgili öneriler de yararlı olur; çünkü bazı durumlar döllenme olasılığını artırmaktadır.

Sperma üretimi yetersizliğinin tedavisi güç ve hatta bazen olanaksızdır. Kadında yumurtlamanın gerçekleşmesine bağlı olarak ortaya çıkan kısırlığın giderilmesi için yapılan hormon tedavisi çok daha iyi sonuçlar vermektedir. Bu tedavi gonadotrop hormonlarıyla yapılır. Ancak uygulama sırasında çok dikkatli olmak gerekir; çünkü bu ilaçlar bazen ikiz ya da üçüz doğumuna yol açmaktadır.

Kısırlıkla ilgili tedaviler arasında yapısal anormallikleri düzeltmek için yapılan ameliyatlar ve yapay döllenme de sayılabilir. Yapay döllenme kocanın ya da bir başka erkeğin spermaları kullanılarak gerçekleştirilir.

Kısırlığın ilaçla yapılan tedavisi genellikle iyi sonuçlar vermektedir. Doktora başvuran kadınların yüzde kırk kadarı, çocuk sahibi olmaktadır. Ancak, tedavi sonucu gebe kalan kadınlar gebelik döneminde çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. Örneğin gebelik zehirlenmesine yakalanma olasılıkları yüksektir. Ağır bir gebelik dönemi geçirirler. Ayrıca bu tür gebelikten sonra ölü çocuk doğurma ve düşük yapma olayları da yaygındır.

Cinsel Hastalıklar | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

Gebelik Uçuğu

Mayıs 31st, 2008admin

Gebelik Uçuğu

Gebeliğin 3-6 ayları arasında kadının herhangi bir yerinde oluşabilir. Limon sarısı rengindeki uçuk kesecikleri salkım gibi bir arada bulunurlar. Birkaç hafta içinde kesecikler çatlar; fakat bazen da doğuma kadar vücutta sürekli olarak uçuklar çıkar. Gebelik uçukları, gebelik zehirlenmesinin, tehlikesiz bir belirtisi olarak kabul edilmektedir.
 
 

Cinsel Hastalıklar | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

Frengi

Mayıs 31st, 2008admin

Frengi (Sifiliz)

Treponema pallidum adı verilen bir spiroketin yol açtığı bir zührevi hastalık. Genellikle frengili bir kimseyle yapılan cinsel birleşmeyle geçer. Frengili anneler de hastalığı çocuklarına aşılayarak doğuştan frengiye yol açarlar. Frenginin Avrupa’ya nasıl girdiği hala tartışma konusudur.

1493′te Kristof Kolomb’la Amerika’dan dönen tayfaların getirdiklerini ileri sürenler olduğu gibi, köle satın almak için Afrika’ya giden köle tacirleri tarafından getirilmiş olduğunu savunanlar da vardır. Öte yandan frenginin Avrupa’da eskiden beri yaygın olduğu yolunda bir görüş de vardır. Kaynağı ne olursa olsun, yakın zamanlara kadar büyük salgınlar halinde görülen frengiye bir spiroketin yol açtığı, ancak XIX. yüzyılda Alman bilim adamları tarafından saptanmış ve hastalık bir süre Paul Ehrlich’in arsenikten türettiği arsefenaminle iyileştirilmeye çalışılmıştır. Daha önceleri uygulanan civa tedavisi tehlikeli zehirlenmelere yol açmaktaydı. 1943′te Amerikalı bilim adamı John Friend Mahoney, frengi tedavisinde penisilinin etkili olduğunu tanıtladıktan sonra, bu antibiyotik diğer ilaçların yerini almıştır.

Teşhis ve tedavide birçok gelişmeler olduğu halde, çoğu ülkelerde frengi ancak kısmen önlenebilmiştir. Bununla birlikte annelerin gebelik sırasında sürekli denetlenmesi nedeniyle doğuştan frengi azalmaktadır.

Frenginin iki türü (doğuştan olan ve olmayan) bazı farklılıklar gösterir. Doğumdan sonra edinilen frengi genellikle yetişkinlerde ve bazen de frengili anne babanın kötü sağlık koşulları içinde yaşayan çocuklarında görülür. İlk iki yıl içinde bulaşıcı nitelik gösterir; bu süreden sonra, hastayı yaşamı boyunca etkilediği halde başkalarına bulaşmaz. Doğuştan frengide de bulaşma devresi, çocuk yaşarsa ilk iki yıldır; sonradan bu niteliği kalmaz.

Frengi çoğunlukla dokunmayla geçer. Vücut dışındaki nemli yerlerde yalnız 12 saat yaşayabilen Treponema pallidum kurutmayla, ısıtmayla ve mikrop öldürücülerle kolaylıkla yok edilebilir. Bu nedenle tuvalet, fincan ve bardak gibi dolaylı bulaştırıcıların hastalığı yayma olasılığı azalmıştır. Hastalık, frengili bir kimseden yapılan kan nakli yoluyla da sağlam bir kimseye bulaşabilir. Mikrop vücuda derideki bir çizikten ya da genellikle üreme organlarının yakınındaki mukoza dokusundaki bir aşınma veya çizikten girer. Ağız ve anüsten da bulaşma olur. Hastalığın bulaştığı yerde dokular yıprandığından, spiroketler kolaylıkla kan dolaşımına girer ve bütün vücuda yayılırlar. Ayrıca giriş noktalarında hızla çoğalarak şankr diye adlandırılan çıbanlar oluştururlar.

Ağrısız, sert ve yuvarlak ülserler olan şankrların ortaya çıkmasıyla hastalığın birinci dönemi başlar. Cinsel birleşmeyle şankrın belirmesi arasında, vücuda giren organizma sayısına bağlı olarak 9 ile 10 gün arasında değişen bir süre geçer. Ortalama kuluçka devresi 4 haftadır. Şankr geliştikçe mikroplar lenf damarlarından çevredeki lenf düğümlerine dağılır ve lenf bezlerinde ağrısız şişlikler yaparlar.

Frenginin ikinci döneminde Treponema pallidumun yayılması sonucu yeni belirtiler görülür. Vücut yüzeyine yakın pembe lekeler (makûller), bakır rengi kabarık ve soyulabilen noktalar (jajüller) yangılı sivilceler (püstüller) veya yuvarlak, yüzük biçiminde lekeler (anüller) vücudun her tarafında hep birlikte veya sırayla çıkarlar. Frengide saç dökülmesi (alopesi) de çok görülen bir olaydır. Ağızın içinde beyaz yuvarlak noktalar ve üreme organlarıyla anüs kesiminde siğiller belirir. Bu dönemde hastalar kendilerini iyi hissederler ve hastanelere başvurmazlar. Belirtilerin hafif olduğu bazı durumlarda, hastalık herhangi bir kan testiyle bir rastlantı sonucu ortaya çıkabilir.

Dokuzuncu ayın sonunda dış belirtilerin kaybolduğu üçüncü devreye girilir. Hasta görünüşte iyidir. Ancak hastalık için için sürmektedir. Bu dönemde teşhis yalnız serumdaki antikor miktarım anlamak için hazırlanan kan testiyle yapılabilir. Bundan bir yıl sonra hastalığın bulaşıcı olmaktan çıktığı dördüncü devre başlar. Tedavi görmeyen çoğu frengilerde, hastalık hiç bir sıkıntı vermeden yaşam boyu sürer ve ölüme genellikle başka bir hastalık yol açar. Bununla birlikte 3. ve 4. devreye ulaşmış frengililer daha ağır durumlarla karşılaşabilirler.

5-30 yıl arasında değişen bir süre içinde deride (genellikle steroit ilaçlar kullanma sonucu) gom denilen çıbanlar çıkar. Daha sonra kemiklerde ve bazı iç organlarda da bozukluklar görülür. 4. devrede sinir ve dolaşım sistemi de etkilenmeye başlar. Sinir sistemi frengisinin en çok görülen belirtisi beynin zedelenmesiyle ortaya çıkan genel felçtir. Omuriliğin etkilenmesiyle de, tabes dorsalis denen ve bacak felci yapan bir hastalık ortaya çıkar.

Dolaşım sistemindeki frengi en çok ana atardamarı etkiler. Atardamarın esnek orta katı bozulur, doku incelir ve zayıf noktalarda anevrizma denilen şişlikler belirir. Bu şişlikler göğüs boşluğundaki diğer organlara baskı yaparak solunma, yutma ve konuşmada güçlükler yaratır. Ana atardamar kökünün genişlemesi ise kapakçıkları gerer ve kan geri akarak kalp yetmezliğine yol açar. Yangılanma koroner atardamarların ağzını daraltırsa, kaslara giden kan azalır ve anjin do puatrin ortaya çıkar. Bütün bu rahatsızlıklar hastanın birdenbire ölmesine neden olabilir.

Doğuştan frengide, annenin kanında dolaşan mikroplar plasenta zarını aşarak dölütün kan dolaşımına girerler. Bu nedenle dölüt ölebilir. Dölütün ölmesi düşüğe veya ölü doğuma yol. açar. Dölüt yaşarsa frengili olarak doğar. Ancak bu durumda hastalığın birinci devresi yoktur. Organizmalar vücutta başından beri bulunduğundan doğrudan 2. devre belirtileri görülür. Öbür devreler, sonradan edinilen frengiye benzerse de bu tür frengide 4. devredeki ağır hastalıklara az rastlanır. Ayrıca embriyo dönemindeki doku gelişimi aksaklıkları dolayısıyla kılcal damarların iç tabakasında boşluklar oluşabilir. Bu belirtilerden teşhiste çok yararlanılır. Teşhiste ayrıca beyin omurilik sıvısının incelenmesi ve çeşitli X ışını ve biyopsi yöntemleri de kullanılır.

Teşhis konunca penisilin tedavisine başlanır. Tedaviye erken başlamakla hastalığın dokulara yayılması önlenebilir. Son devrelerde yapılan tedavi önceden ortaya çıkan bozuklukları düzeltmez. Penisilin alerjisi olan hastalar başka antibiyotik kullanabilirler.

Cinsel Hastalıklar | İlk yorumu sen yap »

Etiketler: ,

« Önceki Yazılar Sonraki Yazılar »

 
© 2009
Webservis <