Kısırlık tedavisinde yumurtalık ve rahim nakli

Haziran 11th, 2008admin

Kısırlık tedavisinde yumurtalık ve rahim nakli

Antalya’da 14-19 Mayıs arasında düzenlenen kongrede, “kısırlık ve tüp bebek uygulamalarındaki yenilikler”, “gebelik ve beslenme”, “riskli gebeliklerde yaklaşım”, “jinekolojik kanserler”, “ilaç kullanımı” gibi konuların dışında, yurt dışında ilk uygulamaları yapılan “yumurtalık ve rahim nakli” konuları da tartışıldı.

Kongreye, yurt dışından 31, Türkiye’den 358 konuşmacı katıldı. Türkiye’den yaklaşık 2 bin 700 kadın ve doğum uzmanının katıldığı kongrede, hekimlere, 5 gün boyunca 11 kurs ile çeşitli konularda eğitimler verildi ve kursun ardından yeterlilik sınavı yapıldı. Sınavı geçen hekimlere 5 yıl süreyle geçerli olacak yeterlilik sertifikası verildi.

Kongreyi değerlendiren TJOD 2. Başkanı Doç. Dr. Ali Baloğlu, “BOARD” adı verilen sınavın Türkiye’de bir ilk olduğunu belirterek, “Sınav, kadın doğum uzmanının, uzmanlık sonrası dönemde, kendi meslek örgütü tarafından mesleki bilgisinin yeterli olduğunu gösterecek. Bugüne kadar hekim uzmanlık aldıktan sonra hayatı boyunca bir daha yeterliliği ölçülmüyordu. Şimdi ise bu yeterlilik sınanacak” dedi.

Sınav sonrası verilen sertifikanın şu an için yasal bir yaptırımı olmadığını anlatan Baloğlu, “ABD ve AB üyesi ülkelerde, bu tür belgeler, ilgili meslek örgütlerince yapılan sınavlarla veriliyor. Türkiye’de ilk defa böyle bir sınavı yaptık” diye konuştu.

“YUMURTALIK VE RAHİM NAKİLLERİ” TARTIŞILDI

TJOD Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş ise kongrede, dünyada ilk uygulamaları yapılan yumurtalık ve rahim nakli operasyonlarının Türkiye’de de ilk kez tartışıldığını söyledi.

Rahim naklinin dünyada ilk kez 2000 yılında Suudi Arabistan’da yapıldığını ancak uygulamadan 60 gün sonra nakil yapılan kadının vücudunun rahmi reddettiğini anlatan Tıraş, son yıllarda İsveç’teki çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini bildirdi.

Rahim nakli konusunda İsveç’teki çalışmaları yürüten Jinekolog Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mats Brannstorm da rahim nakli üzerine araştırmalara dünyada ilk kez 1998 yılında başlandığını belirterek, “Bu olay, ilk defa Avustralya’da ‘Angela’ isimli rahim ağzı kanseri nedeniyle ameliyat edilen ve rahmi alınan hastanın, rahim nakli isteği üzerine düşünülmeye başlandı” dedi.

1999 yılında İsveç’te bu konuda çalışmalara başladığını anlatan Brannstorm, “İlk nakil 2000 yılında Suudi Arabistan’da, doğum sonrasında kanama ve yumurtalık kisti nedeniyle rahmi alınan 26 yaşındaki bir hastaya yapıldı ancak bir süre sonra dokunun uyum sağlamaması nedeniyle vücut, rahmi reddetti” bilgisini verdi.

Brannstorm, nakillerin hayvanlar üzerinde denendiğini, 2003’te fareler üzerindeki nakillerde gebeliğin sağlandığını ifade ederek, maymunlar üzerinde de 10 deneme yapıldığını ancak henüz gebeliğin sağlanamadığını kaydetti. Brannstorm, 3-5 sene sonra, insanlarda da başarılı rahim nakillerinin yapılmasını beklediklerini söyledi.

Rahmin diğer organlar gibi yaşlanmasının söz konusu olmadığına ve uygulanacak hormon tedavisi sonrasında nakillerin yapılabileceğine dikkati çeken Brannstorm, herhangi bir komplikasyon olmaması için 1 ya da 2 üremenin gerçekleşmesinin ardından rahmin, tekrar operasyonla alınması gerektiğini bildirdi.

Brannstorm, rahim nakillerinin, doğuştan rahmi olmayan veya sonrasında kanser gibi çeşitli nedenlerle rahmini kaybeden kadınların çocuk sahibi olabilmelerinin önünü açtığını söyledi.

“YUMURTALIK NAKLİ KARDEŞLER ARASINDA YAPILMALI”
ABD’li bilim adamı Prof. Dr. Sherman Silber da birçok ülkede yumurta bağışı ile ilgili yasal problemler olduğunu, bu nedenle üreme sorunu yaşayan pek çok kadının bu tür uygulamalardan yararlanamadığını kaydetti.

New York’ta taşıyıcı anneliğin yasal olmadığını ancak sperm ve yumurta bağışının serbest olduğunu belirten Silber, “ABD’de Müslümanlar, Ortodokslar ve Yahudiler yumurta bağışını kabul etmiyor ancak yumurtalık nakline sıcak bakıyorlar. Bunun gerekçesini de nakil sonrasında organı, kendi organıymış gibi hissetmelerine bağlıyorlar” dedi.

Silber, yumurtalık ve rahim nakillerinin yaşamı kurtarmaya yönelik değil, yaşam kalitesini artırmaya ve üremeyi sağlamak için yapılan operasyonlar olduğunu söyledi.

Dünyada ilk yumurtalık naklinin 2004 yılında ikiz kardeşler arasında yapıldığını anlatan Silber, “Doku uyuşmazlığının ortadan kaldırılması ve operasyon sonrasında vücut tarafından reddedilmesini önlemek için kardeşler arasında yapılması daha uygun” diye konuştu.

Silber, yumurtalık nakli ile hastanın doğal yollarla hamile kalabileceğini, yumurta bağışında ise tüp bebek yönteminin uygulanabileceğini kaydederek, bugüne kadar yumurtalık nakli ile 8 sağlıklı gebeliğin olduğunu sözlerine ekledi.

“BİR DAMLA KANLA RİSKLİ GEBELİK TESTİ MÜMKÜN”
TJOD Saymanı ve Kadın Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cansun Demir de anamoli testi için anne karnından sıvı alınması (amniyosentez) işleminin, bir süre sonra geçmişte kalacağını söyledi.

Günümüzde artık anneden alınan bir damla kanla, bebekte olabilecek genetik sorunların saptanmasının çok kolay olduğunu ifade eden Demir, “Anneden aldığımız kan örneği ile bebeğe ait hücreler elde ediliyor. Daha sonra bunlar çoğaltılarak, hücrelerde problem olup olmadığı inceleniyor. Bu yöntemle, DNA’lar bulunarak, bebeğin genetik yapısı saptanıyor” diye konuştu.

Amniyosentez yönteminin birçok risk taşıdığını öne süren Demir, şunları kaydetti:
“Amniyosentezde yüzde 0.5-1 düşük riski vardır. Son derece basit ve risksiz olan yeni yöntem sayesinde, gebeliğin 4. haftasından itibaren bebekte kaç tip kromozom problemi olduğu tespit edilebiliyor. 3’lü testte bile zaman zaman atlamalar yaşanabilirken, ultrasonda kromozom bozukluklarının ancak yüzde 60’ı tespit ediliyor ama kan testi yüzde yüz doğru sonuç veriyor” dedi.

Demir, “10 yıldır bu konudaki çalışmaların deneysel yapıldığını, henüz rutin olarak insanlarda uygulanmadığını ancak çok kısa bir süre sonra yurt dışında rutine girmesinin beklendiğini” ifade etti. Demir, şu an İngiltere, ABD ve İtalya’da çalışmaların devam ettiğini, Türkiye’de de ilk kez Çukurova Üniversitesinde deneysel çalışmaların yapıldığını bildirdi.

Kaynak : ntvmsnbc.com

Cinsel Yaşam | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

Zevk Duygusu İtirafı

Mayıs 11th, 2008admin

Zevk Duygusu İtirafı

Birçok kadın, utanç duygularının ne kadarını bırakmaları, ne kadarını saklamaları gerektiğini bilmez. Başkaları ise vücutlarını erkeğe verirler, fakat hiç bir zaman utanç duygularından en küçük bir özveride bulunmaya yanaşmaz. Bu davranışlarıyla kocalarına kendilerini daha çok beğendireceklerini ve bunun daha kibarca olduğunu sanırlar.

Kadın, evliliğin ileri yıllarında da bu davranışta diretirse, yalnızca kocasının gözünde çekiciliğini yitirmekle kalmaz, kendi orgazma ulaşma yeteneği de gitgide azalır.

Genellikle kendini beğenmiş erkekler, evliliğin başlangıcında eşlerinin duygularını hiçe sayar ve cinsel yaşamı kendi isteklerine göre düzenler. Fakat erkek, kadının duygularını tanımaz ve bencilce cinsel yaşamı sürdürürse, bunun suçunu bir dereceye kadar kadında da aramak gerekir; erkek, eşinde zevk duyguları uyandırmak için uğraşmıştır, fakat kadın bu çabalara karşı bir tepki göstermemiştir.

Evlendikten bir veya iki hafta sonra, kadın, genellikle kocasının okşamaları ya da cinsel ilişki sırasında, orgazma ulaşmasa bile zevk alır. Bununla birlikte, davranışlarına çok dikkat eder ve sanki zevk almıyormuş gibi görünür. Zaman zaman duygularını saklamaya çalışır ve birleşim sırasında ışığı söndürmek ister.

Kadınların çoğu olumsuz yanıt vermenin kadınca bir davranış olduğuna inanır: Erkek, “nasıldı?” diye sorunca, “bilmem ki”, diye karşılık verirler. Bu böyle devam ettiği sürece, kadınla duyduğu zevki paylaşmak isteyen ortalama erkek, bu çabalarını bırakacak, sadece kendi zevkini düşünecektir.

Kadın, kocasının saygısını ne kadar kazanmak isterse, kocasının onda uyandırmayı arzuladığı zevki tattığını, dürüstçe göstermelidir. Kadının değişik tepkileri yalnızca erkeği uyarmakla kalmayacak, birçok tekniği denemek istemesini, eşine güvenmesini de sağlayacaktır. Kadın, zevk aldığını refleksler ve sarsılmalarla göstermeli, belirli bir uyarılmayı beklediğini eşine duyumsatmalıdır. Erkeğin ihtiraslarına doğal olarak karşılık veren kadın, kendi uyarılmasını da artıracaktır.

Cinsel Yaşam | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

Üremenin Kökeni

Mayıs 11th, 2008admin

Üremenin Kökeni

Evrim süresince insanoğlu bilişsel ve analitik yeteneklerini hayvanların düzeyinin üstüne çıkarmıştır ve diğer nesillere kültürel bilgi aktarımı artarak devam etmektedir. Tabiattaki canlıların başlıca üç içgüdüsü vardır; beslenmek, neslinin devamını sağlamak (üremek) ve barınmak. Canlılarda üremek için, erkeklerin testislerinde bulunan spermin, penis yoluyla dişinin vajinasına aktarılması gerekir.

Üremede Farklı Özellikler

Dişi genelde bir veya birkaç yumurta (ovum) üretirken, erkeğin spermleri yumurtaya ulaşmak için birbirleriyle yarışır. Ovum spermlerden çok daha büyüktür ve böylece spermler tarafından dişi organizmasında kolayca bulunabilir.

Dişilerde amaç, büyük ovum üreterek döllenebilme şansını arttırmakken, erkekler çok sayıda sperm üreterek en azından birini hedefe ulaştırma olasılığını arttırmaya çalışırlar. Eğer erkek yalnızca birkaç sperm üretseydi ve bu spermlerin boyutu dişinin yumurtası büyüklüğünde olsaydı, spermin ovuma rastlama olasılığı çok daha az olacaktı.

Poliandroik (dişinin birden fazla erkekle birleştiği) canlılarda, testis boyutları büyüktür ve sperm üretimi fazladır. Örneğin poliandroik olduğu bilinen balinada testisler 3 m boyutlarına ulaşır ve ağırlığı yaklaşık 500 kg’dır. Dişi, değişik çiftleşmelerden aldığı spermlerle doludur.

Sperm üretimi yalnızca genetik faktörlere bağlı değildir. Aynı zamanda sosyal faktörlere de dayanır. Dişi ile erkek arasında seksüel hayat açısından değişik alternatifler vardır. Monogamide dişi ile erkek arasında çoğunlukla hayat boyu bir ilişki olur. Eğer partnerlerden biri ölürse, genellikle yaşayan hayvan yeni ilişkiye girmez. Poligam hayvanlarda bir erkeğin birden fazla dişiyle ilişkisi vardır. Genç erkekler fertil hale gelince grubu terketmek zorunda kalır.

Bazı bedensel (somatik) özellikler, üreme stratejisine bağlı olarak değişiklik gösterir. Örneğin erkek goriller dişiye oranla çok daha iri ve güçlü vücut yapısına sahiptir. Bu, en iri bedene sahip olana, dişiyle ilişkiye girme yarışında, diğer erkeklere göre avantaj sağlar. Güçlü olan erkek, dişiyle beraber olur. Ancak bunun tersine gorillerin testisleri ufaktır ve deforme sperm oranı yüksektir. Dişi goriller ovulasyon belirtisi göstermezler.

Bu senaryo, poligam olan şempanzelerde tamamen faklıdır. Erkekler, dişiye oranla daha iri olsa da, bu onlara üreme sırasında ilişki girme yarışında avantaj sağlamaz. Çünkü cinsel ilişki ve üreme için esas yarış intra-vajinaldir (vajen içi). Bu nedenle testisleri çok büyük, sperm sayıları yüksek ve deforme sperm oranı düşüktür.

İnsanlar da, seksüel olarak dimorfizm (şekil farklılığı) gösterirler. Erkekler kadınlardan yaklaşık yüzde 10-15 oranında daha uzundur. Testisler ufak, ejakülatta (meninin penisten fışkırır biçimde dışarı atılması) bozuk, sperm oranı yaklaşık %40′dır. Kadınlar ovulasyon (yumurtlama) belirtilerini göstermezler.

Cinsel ilişkinin yalnızca ovulasyon döneminde olması gerekmez. Diğer yandan, göğüsler ve penis gibi son derece belirgin ikincil seks karakterlerine sahiptirler. Bu yönleriyle gorillere benzeyen insanlar “seri monogam” olarak kabul edilebilir. Belki de bu özellikleri, yüksek boşanma oranının bir açıklaması olabilir.

Amerika’da yapılan bir çalışma, son 5 yıl içinde boşanma oranının %49′dan %51′e çıktığını ortaya koymuştur. Evlilik dışı ilişki sıklığı erkekler arasında %80′e kadar çıkmaktadır. Bu oran kadınlar arasında da hemen hemen aynıdır. Bu nedenle insanlar monogam değildir. Ancak sosyal ve kültürel faktörler, tekeşli ilişkilerin tercih edildiği bir toplum düzeni meydana getirmiştir.

Evlilik sırasında erkekle kadın arasında yaş farkı gözlenmesi ve tekrar evlenenler arasında bu yaş farkının daha fazla olması, erkeklerin daha fertil kadınları tercih ettiğini göstermektedir. Bu durum “seri monogami” görüşünü desteklemektedir.

Cinsiyet Oluşumunun Üremeyle İlişkisi

Çocuğun cinsiyeti seks kromozomları dışında bazı istisnai durumlardan da etkilenebilir. Doğumdaki cinsiyet, özellikle gebe kalma zamanı ile ciddi olarak değişebilir. Menstrual siklusun (adet döngüsü) fertilizasyon (döllenme) dönemlerine göre, erken veya geç evrede gebe kalındığında daha çok erkek çocuk doğmaktadır. Bugünlerin ortasında ise, LH pikine yakın günlerde kız çocuk olma olasılığı çok daha yüksektir.

Dünya Savaşlarının doğumdaki cinsiyet oranına büyük etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Cephe görevi öncesi veya kısa süreli evde kalma sırasında cinsel ilişki oranının çok yüksek olması, LH pikinin düşük olduğu dönemlerde erken fertilizasyon oranını artırarak, daha çok erkek çocuk doğmasına neden olmuştur.

Memelilerde sperm oluşumu sırasındaki dış ortam sıcaklığı çocuğun cinsiyetini etkileyebilmektedir. Yarasa ve farelerde, ısının yüksek olması daha fazla erkek yavru, ısının düşük olması daha çok dişi yavrunun doğmasına neden olmaktadır. İnsanlarda da buna benzer bir etki gözlenebilir. Bu durum sıcaklığın sperm oluşumu üzerine etkisinin bir kanıtı olabilir.

Mevsimler de dünyadaki pek çok yaşam formu için büyük bir sorundur. Çünkü çocuğun yaşaması ısıya, su ve yiyecek sağlanabilmesine bağlıdır. Evrim sırasında bu sorunu aşabilmek için birtakım adaptasyonlar gelişmiştir. Hayvanların üreyebilme süreleri yıl içinde birkaç hafta veya ay ile sınırlandırılmıştır. Bunda amaç, yavrunun en uygun yaşam şartlarının sağlanabileceği dönemde dünyaya getirilmesidir.

Peki tüm mevsimlerde üreyebilen insanlarda durum nasıldır? Tamamen mevsimlerden bağımsız mıdır? Yapılan çalışmalar aylara ve mevsimlere göre kesin farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Ancak değişiklikler kalıcı değildir. Bunun nedeni mevsimsel özelliği kazandıran biyolojik etkilerin sosyal etkiler sonucu ortadan kalkmasıdır. İnsanlar çevre iklim koşullarından, ısıtılmış veya soğutulmuş ortamlarda yaşayarak yalıtılmışlardır.

Sonuç

Evrim süresince insanoğlu bilişsel ve analitik yeteneklerini hayvanların düzeyinin üstüne çıkarmıştır ve diğer nesillere kültürel bilgi aktarımı artarak devam etmektedir. Ancak insan tamamen rasyonel değildir, inkâr edilemeyecek genetik kökenleri vardır. Bu genetik köken, insanın sosyal ve içgüdüsel davranışlarında (üreme gibi) etkinliğini göstermektedir.

Cinsel Yaşam | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

« Önceki Yazılar

 
© 2008
Webservis
eXTReMe Tracker