Mide Kanseri

Mayıs 29th, 2008admin

Mide Kanseri

Midenin en fazla rastlanan urları mide epitel hücrelerinde ortaya çıkan kanserdir. Daha çok orta yaşlılarla yaşlıları etkileyen bu hastalık erkeklerde yaygındır. Çocuklarda ve gençlerde az görülen bir hastalıktır.

Mide kanseri olaylarının coğrafi dağılımı ilginç farklılıklar göstermektedir. Bu hastalık Japonya’da, Finlandiya’da, İzlanda’da ve Şili’de son derece yaygındır. Dağılımdaki bu farklılık bazı çevresel etkenlerin önemli rol oynadığını akla getirmekteyse, de, bunların ne olabileceği konusunda fazla bilgi yoktur. Aşırı alkol alınması, topraktaki organik maddelerin çeşitliliği, çok kızgın yağda pişmiş yiyecekler, dumanda kurutulmuş alabalığın aşırı miktarlarda yenmesi hastalığın İzlanda’daki yaygınlığına neden olarak gösterilen etkenlerdir.

Mide kanserinin bazı türlerinde kimi bünyesel etkenlerin de rol oynadığı bilinmektedir. Bunlar, aşırı kansızlık, süreğen mide ülseri gibi hastalıklardır. Ancak bu hastalıklar mide kanseri olaylarının çok azı üzerinde etkili olmaktadır. Ayrıca mide kanserine, kan grubu A olan insanlarda, 0 grubundan olan insanlara göre daha çok rastlandığı dikkati çekmekteyse de, kan grubu ile mide karoseri arasında bir ilişki olup olmadığı henüz açıklığa kavuşmuş değildir. Bugün en önemli konu bu öldürücü hastalığa yo! açan etkenlerin saptanmasıdır. Bu konuda gerekli bilgi edinilmedikçe etkili önleyici tedbirlerin alınması olanaksızdır.

Midenin herhangi bir bölümü kanserden etkilenebilir. Bununla birlikte mide kapısı kanserin en fazla görüldüğü yerdir. Mukozada beliren basit bir yumru ya da ülser olarak başlayan ur, mide çeperinden lenf damarlarıyla çevredeki lenf düğümlerine ve kan dolaşımıyla karaciğere ve vücudun öbür organlarına yayılır.

Mide kanserinin belirtileri üç kategoride toplanır. Bunlardan birincisi urun sebep olduğu belirtiler olup, hafif rahatsızlıklardan, ülsere benzeyen belirgin ağrılara kadar değişen sindirim bozukluklarıdır. Mide kapısında ya da mide kapısına yakın yerlerdeki urlar mide çıkışını tıkadıkları için kusmaya, mide ağzında beliren urlar ise yutma güçlüklerine sebep olurlar, ikinci gruba giren belirtiler bünyesel olup bunların başlıcaları kansızlık, kilo kaybı, iştahsızlıktır. Üçüncü gruptaki belirtiler de karaciğerde ya da başka bir yerde toplanan ikincil birikimlerin oluşturduğu belirtilerdir. Bu belirtiler muayene İle anlaşılmayabilir. Buna karşılık bazı durumlarda ur ya da urun ikincil birikimleri karın bölgesine dokunulduğunda hemen hissedilebilir. Ayrıca kilo kaybı ve kansızlık gibi açık belirtiler de olabilir.

Baryum yemeği muayenesi mide kanserinin teşhisinde en kesin ve doğru sonucu veren yöntemdir. Bu muayenede genellikle kesin sonuç alınırsa da bazen küçük urlar gözden kaçabilir ya da hafif bir ülser tehlikeli bir ur gibi görülebilir. Bunun tersi de olabilir, yani tehlikeli bir ura hafif ülser teşhisi konabilir.

Gastroskopi böyle kuşkulu durumlarda en doğru bilgiyi elde etmeye yarar. Gastroskop doktora midenin iç çeperini doğrudan doğruya inceleme ve herhangi şüpheli bir bölgeden mikroskop incelemesi için örnek alma olanağı veren bir aygıttır. Yakın zamana kadar mideye sokulmaları oldukça güç olan ve yemek borusunu delme tehlikesi gösteren sert aygıtlar kullanılmaktaydı. Bu tür aygıtların yapılışında kullanılan yeni teknikler yumuşak ve esnek gastroskopların yapımını sağladı. Bu gastroskoplar hastanın midesine çok daha kolaylıkla ve tehlike yaratmadan sokulabilmektedir. Yumuşak ve esnek gastroskopların yaygınlaşması mide iç çeperlerinin incelenmesinde büyük bir gelişme sağlamıştır.

Mide kanserinin teşhisinde başvurulan başka bir yöntem hücreleri inceleme tekniğidir. Dölyatağı boynunda oluşan kanserlerin saptanmasında .büyük ölçüde kesinlik sağlayan bu yöntemde mide ince bir sonda yardımıyla tuzlu suyla yıkanır ya da koruyucu bir boru içinde mideye sokulan fırçalarla mide epitel hücreleri elde edilir ve bu hücreler mikroskop altında incelenir. Bu fırçalar yemek borusundan geçerken koruyucu tüpün içinde tutulur, mideye indikleri zaman dışarıya çıkarılır. Bu yöntem midede uygulandığında dölyatağında olduğundan daha rahatsızlık vericidir ve henüz yaygın bir şekilde kullanılmaya elverişli değildir. Bununla birlikte hücreleri inceleme tekniğinin geliştirilmesi ve mide kanserinin mümkün olduğu kadar erken bir aşamada teşhisinin sağlanması için birçok ülkede sürekli çalışmalar yapılmaktadır.

TEDAVİYE DOĞRU

Günümüzde mide kanseri olan bir hastayı tedavi etme konusundaki tek umut, urun gelişip yayılmadan önce teşhis edilerek gastrektomi ameliyatı yoluyla çıkarılmasıdır, ilk başarılı mide uru ameliyatı 1881 yılında Viyana Üniversitesi Cerrahi Profesörü Theodor Billroth tarafından yapıldı. 44 yaşındaki hastanın mide kapısında kanser vardı. Hasta ameliyattan sonra tamamen iyileşti.

Ameliyat sırasında çıkarılması olanaksız bir uru olduğu anlaşılan hastalarda bu urun yaptığı tıkanıklığı giderebilecek bir cerrahi müdahale yapmak mümkündür. Işınım tedavisinin mide kanserine çok az yarar sağladığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte bu tedavi yönteminden ikincil urların gelişmesini önleyici olarak yararlanabilmektedirler.

Kansere karşı uygulanan sitotoksik (hücre öldürücü) ilaçların kullanılmasından sonra mide urlarında önemli ölçüde bir gerileme görülebilir. Günümüzde bu tür ilaçlardan en yaygın olarak kullanılanı 5-fluorourosildir.

Mide kanseri ameliyatla tedavi edildiğinde, en iyi sonuç hastalığın daha ilk evrelerindeyken teşhis edilebildiği durumlarda elde edilir. Fakat bu kadar erken teşhis edilmesinde sayısız güçlükler vardır. Orta yaslı ve yaşlı kimselerin baryum yemeği yiyerek röntgen filmleriyle incelenmeleri pahalı ve zaman alıcıdır.

Mide kanserinin çok yaygın olduğu Japonya’da midenin röntgen filmleriyle incelenmesi yönteminde midenin iç yüzeyinin fotoğrafları gastroskop yardımıyla çekilir. Yapılan bütün bu çalışmalara karşılık, mide urunun oluşmasının nedeni hakkında pek az şey bilinmektedir. Gelecekte mide kanserini yaratan nedenlerin ve giderek hastalığın ortadan kaldırılması yönünde yapılacak çalışmalar çok yapıcı olacaktır. Çok küçük bir önleyici tedbir, en etkili iyileştirme yöntemi kadar değerlidir. Bu nedenle doktorlar her yeni buluşu, her yeni öneriyi büyük bir titizlikle değerlendirmektedirler.
 

Kanser | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

Lösemi

Mayıs 29th, 2008admin

Lösemi (Kan Kanseri)

Lösemi (kan kanseri) terimi ilk kez 1845 yılında, Berlinli patoloji uzmanı Rudolf Virchon tarafından kullanıldı. Virchon bu terimi, dalağı şişmesi nedeniyle ölen bir hastanın kanındaki beyazımsı görünüşü tanımlamak için kullanılmıştı. Kanı mikroskopla incelemiş ve beyazımsı rengin, akyuvarların çok sayıda artmış olmasından ileri geldiğini kanıtlamıştı.

Löseminin kanser olduğu, yani bu hastalığın, kan hücrelerinin oluşum yeri olan kemik iliğinde gerçekleşen olumsuz bir değişimin belirtisi olduğunun kabulü için, aradan yaklaşık olarak yarım yüz yılın geçmesi gerekmiştir.

KAN HÜCRESİ ÜRETEN FABRİKA

Kan, plazma içinde yüzen üç tür hücreden oluşur. Bunlar alyuvarlar, akyuvarlar ve trombositlerdir. Lökosit denilen .akyuvarlar başlıca iki tip olurlar. Bunlar çoğunluğu polimorf (çok şekilli) çekirdekli lökositlerden oluşan tanecikli hücreler ve lenfositlerdir. Polimorf çekirdekli lökositler hastalıklara karşı direnmede, lenfositler ise vücudun bağışıklık tepkilerinde yararlı olurlar. Trombositler de kanamanın önlenmesinde önemli rol oynarlar. Kan hücrelerinin üreme hızı çok yüksektir.

Alyuvarlar kanda yaklaşık olarak 100-120 gün yaşayabilirler. Polimorf çekirdekli lökositler ise kanda sadece 6-10 saat kalıp, bu sürenin bitiminde savunma görevi yapmak için dokulara ve hasta kesimlere geçerler. Sağlıklı durumu normal bir yetişkinde, kemik iliği her saat on milyar alyuvar ve bunun yarısı kadar akyuvar üretir. Üç tür hücrenin nasıl olup da aynı ana hücreden farklılaşmış olduğu ve hücre sayısının bu denli yüksek olmasına rağmen, sağlıklı durumu normal bir insanda hücre kaybı ile hücre üretimi arasındaki dengenin sağlanabilmesi, hücre biyolojisinin başlıca araştırma konularından biridir.

Kan kanseri denge sağlayan kontrol mekanizmalarının bozulması nedeniyle hücre farklılaşmasının gerçekleşmemesinin ve farklılaşmamış hücrelerin çoğalmaya devam etmelerinin bir sonucudur. Farklılaşmamış oldukları için işlevleri olmayan hücreler, kemik iliğinde fazla sayıda birikince kana karışırlar ve kan kanserine yol açarlar. Kemik iliğinde gelişen kanserli kan hücrelerinin önemli etkisi, normal alyuvar, akyuvar, trombosit üretim dengesinin bozul, maşıdır. Hastalığın belirtilerine ve kötü sonuna bu durum yol açar.

NORMAL ÜRETİMİN AKSAMASI

Farklılaşmanın gerçekleşmemesi üretimin çeşitli aşamalarında görülebildiğinden, çeşitli kan kanseri türleri ortaya çıkar. Biriken hücreler eğer hiç farklılaşmamışlarsa kan kanseri, ivegen kan kanseri adını alır. Bu tür birden başlar ve süratle gelişir. Hücre farklılaşmasının kısmen gerçekleşmesi durumunda süreğen kan kanseri söz konusu olur. Bu türde hastanın yaşam süresi uzatılabilir.

Kan kanseri çoğu kez lenfositlerin gelişme aşamasını (ivegen ya da süreğen lenfoid) ya da tanecikli akyuvarların gelişme aşamasını (ivegen ya da süreğen tanecikleri akyuvar kanseri ya da miyeloid) etkiler. Acaba neden bazı kan hücreleri farklılaşma işlevinde başarıya ulaşamamaktadırlar? Bu soruya hiç değilse şimdilik yeterli bir cevap vermek mümkün değildir. Kesin olarak bilinen tek olgu, farklılaşma gücünün, hücrelerin kromozomunun kalıtsal malzemesinde (deoksiribünükleik asit) bulunduğu ve kan kanserinde farklılaşmanın gercekleşmemesinin, kromozomlarda ya da içerdikleri bilginin uygulanmasında beliren bir bozukluğun sonucu olduğudur. Süreğen miyeioid bu görüşü kanıtlayan bir örnektir.

Bu tür kan kanserinde, akyuvarlar incelenince kromozomların anormal oldukları, bir kromozomun daha küçük olduğu görülür. Bu küçük kromozom Philadelphia’da saptandığı için Philadelphia kromozomu adını taşır. Küçük kromozom sadece hastalıklı akyuvarlarda vardır; vücuttaki öbür hücrelerin tümü normaldir.

Erkeklerde görülen kan kanserine yol açan en yaygın neden, aşırı ışınım sonucunda kromozom yapımında meydana gelen bozukluktur. Ancak kan kanseri için ışınımın yüksek dozda olması gerekir. Koruyucu tedbirler almayan röntgen uzmanlarında ve Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra sağ kalabilenlerde görülen kan kanseri, bu görüşü doğurmaktadır. Ancak genel olarak kan kanserine yol açan nedenler bilinmemektedir.

PUSUDAKİ VİRÜS

Virüslerin hücrelerdeki kromozomlara girebildikleri ya da kromozomların içerdiği bilginin yorumlanmasında rol oynadıkları bilinmektedir. Acaba virüsler hücre farklılaşmasını da etkiler mi? XX. yüzyılın başlarında, Amerikalı Peyton Rous, civcivlerde görülen kan kanserinin bir virüsten geldiğini kanıtladı. Bunu başka araştırmalar izledi ve kan kanserinin insanlarda da virüs kökenli olup olmadığı araştırıldı. Bu amaçla ameliyat edilmeleri olanaksız kanserli hastalara ve hayvanlara kanserli kan verildi. Fakat insanlarda olsun, başka memelilerde olsun, kan kanserinin bir canlıdan bir başka canlıya bulaşma yoluyla geçtiği saptanamadı. Bunun gibi hastalığın kalıtım yoluyla aktarıldığını ileri sürmek de olanaksızdır. Çünkü kan kanseri olan annelerin doğurduğu çocuklar daima sağlıklı olmaktadır.

1950 yıllarında Amerika’da Ludwig Gross kan kanserinin farelerde virüs yoluyla bulaşabildiğini saptadı. Kanserli kanı yeni doğmuş farelere aşıladı ve bunların büyüyünce kan kanserine yakalandıklarını saptadı. Erişkin farelerde kan kanseri virüsüne karşı bağışıklık olduğundan, yeni doğmuş fareye virüs aşılanırsa hastalık bulaştırılabilir. Kan kanseri virüsünün, yeni doğmuş farede erişkin yaşa kadar etkisiz kaldığının ve ancak fare erişkin yaşa ulaşınca kan kanserine yol açtığının saptanması önemli bir buluştur. Bugün kedilerde, kemirici hayvanlarda kan kanserinin virüs kökenli olduğu yolunda çok önemli bulgular vardır. Aynı durumu insanlar için de geçerli saymanın doğru olacağını ileri süren bilim adamlarının sayısı gittikçe artmaktadır.

HASTALIĞA EĞİLİM

Kan kanserine yakalananların yıllık oranı milyonda 50-60 kadardır. Başka kanser türlerinin aksine, kan kanserine yaşlıların olduğu kadar çocukların ve gençlerin de yakalanabilmeleri, bu hastalığa ayrı bir önem vermektedir. 35 yaşın altındaki ölümlerin 50 tanesinden 1 tanesinde ölüm nedeni kan kanseridir.

Batı Avrupa memleketlerinin çoğunda ve Kuzey Amerika’da, 1930′dan sonra kan kanserinden ölenlerin sayısında artış görülmektedir. Bu artış özellikle 1940 yılında belirginleşmiştir. Son on yılda ise hafif bir azalma görülmektedir. Çocuklarda en çok rastlanan kan kanseri türü ivegen lenfoittir. Süreğen türlere erişkin yaşın altındakilerde pek rastlanmaz; süreğen lenfoide ise 50 yaşından genç olanlarda az rastlanır. İvegen miyeloid için yas söz konusu değildir; her yaşta görülebilir. Bununla birlikte bu tür yine de en çok erginliğin ilk yıllarında belirir. Kadınlardan çok erkeklerde görülür.

Kan kanseri ile belirli coğrafi bölgeler ya da ırklar arasında bir bağlantı yoktur. Bununla birlikte bazı kişilerin kalıtsal yapıları nedeniyle bu hastalığa karşı daha yatkın olduklarını gösteren bazı belirtiler vardır. Örneğin mongolizm hastalığıyla dünyaya gelen çocuklarda kan kanserinden ölenlerin sayısı beş kat yüksektir; tek yumurta ikizlerinde ikizin biri kan kanserine yakalanırsa, öbür ikizde bu hastalığa yakalanma olasılığı çoğalmaktadır. Bu örnekler dışında hastalığın kalıtsal nitelik taşıdığı kanıtlanmış değildir. Ancak süreğen lenfoidin böyle bir nitelik taşıdığını ileri sürenler vardır.

TEHLİKELİ BELİRTİLER

Kan kanserinin teşhisi, kemik iliğinde ve kanda çok sayıda kanserli hücrelerin varlığının saptanmasıyla olur. Hastalığın bu denli tehlikeli oluşu alyuvarların, akyuvarların ve trombositlerin yeterli sayıda üretilmemesinin sonucudur. Hastalığın belirtisi alyuvar eksikliğinden gelen kansızlık, akyuvar eksikliğinin sonucu olan hastalıklar ve trombosit eksikliğinden gelen kanamalardır. Bu belirtiler ivegen türlerde özellikle belirgindir; süreğen türlerde hücre farklılaşması bir oranda gerçekleşmekle birlikte, anormal hücrelerin birikimi hastalığın belirtilerine yol açar.

Apse ve benzen önemsiz yangılanmalar küçük çürükler, burun kanamaları, zatürree, ciddi iç kanamalar, ivegen lenfoid ile miyeloidin ilk belirtileri olabilirler. Şiddetli kansızlık, bunun sonucu halsizlik, nefes daralması ve çarpıntı da görülür. Fakat bu belirtiler sadece kan kanserine özgü olmadıklarından, çoğu kez teşhise geç kalınır. Ağızda yangılanma ve kanama gibi belirtiler ise bu hastalıkta özellikle yaygındır. Zatürree ve septisemi ise daha da tehlikeli olup ölüme yol açabilirler.

Süreğen miyeloidde hastalar kansızlıktan ve dalak büyümesinin verdiği sıkıntıdan şikayetçidirler. Hastalık ivegen bir nitelik kazanırsa kanamalara yol açar. Teşhis, kanın incelenmesi yoluyla yapılır. Philadephia kromozomunun varlığı teşhise kesinlik kazandırır, ivegen lenfoidde kansızlık ve lenf bezleri ile dalağın şişmesi hastalığın ilk belirtileridir. Kanserli lenfositler bağışıklık cismi oluşumunda dengesizliğe yol açar; bu durum kişiyi zatürree gibi bakteri kökenli, zona gibi virüs kökenli hastalıklara karşı savunmasız kılar. Sık olmamakla beraber, bu hastalık hiç bir belirti göstermeyen yaşlılarda da rastlantı sonucu saptanır. Bu gibi kimselerde yıllarca hiç bir rahatsızlık vermeden sürer ve ivegen şekle dönüşmez.

İvegen tür kan kanserinin özelliklerinden biri, hastalığın gelişmesinde birden görülebilen duraklamadır. Duraklama dönemi tedaviden sonra görülebileceği gibi, örneğin kızamık gibi bir hastalıktan ya da kan naklinden sonra da görülebilir. Bu dönemlerde kandaki ve kemik iliğindeki anormal hücreler kaybolur; bunların yerini tekrar normal hücreler alır. Hastalığın belirtileri kaybolur, hasta tamamen sağlıklı duruma döner. Bu değişiklik bazı hastalarda son derece çabuk, örneğin birkaç gün, bazen birkaç hafta içinde olur. Hastalık bir süre sonra yine belirebilir. Ancak bunun için genellikle yıllar geçer. Bugün duraklama dönemi on yıldan fazla sürdüğü halde, hiç bir yineleme belirtisi göstermeyen hastalar vardır.

İLAÇ YOLUYLA SAVAŞ

İvegen kan kanserinin tedavisinde amaç duraklama dönemini gerçekleştirmek ve sürekli kılmaktır. Çocuklarda ortaya çıkan ivegen lenfoid olaylarında hastaların yaklaşık olarak %90′ında duraklama dönemi gerçekleştirilebilmektedir. Vinkristin adlı ilaç bu konuda yararlı olmaktadır. Bu ilaç Cezayir menekşesinden elde edilen alkali bir madde olup, genellikle haftada bir kez damardan (atardamar) verilir; kortizon ve prednizon gibi hormonlarla bir arada uygulanır. Vinkristin hastada geçici olarak saç dökülmesi, prednizon ise çocuklarda yüz şişmanlığı yapar. Duraklama dönemi genellikle tedavinin başlamasından üç ya da dört hafta sonra görülür, ivegen miyeloidde duraklama dönemini gerçekleştirme olasılığı yüzde 30-50 oranındadır. Bu amaçla kullanılan en yaygın ilaçlar cytosine arabinoside, 6-mercaptopurine ve rubidomycin adlarını taşırlar.

Bu ilaçlar kanserli hücrelerin üremesini engellerken kemik iliğinin normal hücreler oluşturmasına da engel olurlar. Duraklamanın sağlanması için yapılan tedavi sırasında hasta çok tehlikeli bir dönemden geçer. Bu dönemde hastaya, alyuvarların yenilenmesi için kan verilir, trombositlerin azalması nedeniyle kanama olduğundan bunun durdurulması için trombosit nakli yapılır. Bu dönemde hasta her çeşit hastalığa karşı olağanüstü duyarlı olduğundan, başka hastalıklardan korunması ve gereğinde antibiyotik uygulanması çok önemli konulardır. Bazı hastanelerde hastalar karantinaya alınır ve bütün yiyecekleri sterilize edilir. Doktorlar ve ziyaretçiler hastayla doğrudan temas etmezler. Ancak böyle bir tutum hastada bazı psikolojik sorunlar ortaya çıkarır.

HASTALIĞIN YİNELEMESİ

Duraklama döneminde ilaç alınırsa bu dönemin süresi çok daha uzun olur. ivegen lenfoidde en yaygın kullanılan ilaç methotreksat isimli ilaçtır. Bu ilaç kanserli hücrelerin üremesini önler. Bir süre sonra ilaca karşı bir direnme görülebilir ve hastalık tekrar başlayabilir. Böyle durumlarda, örneğin 6-mercaptopurine gibi ilaçlar kullanılır.

Süreğen kan kanserinde ise gerçek bir duraklama sağlanamamaktadır, ilaç yoluyla hücre üremesi önlenerek hastalığın birçok yıl denetim altında tutulması ve hastanın sağlık durumunun düzelmesi sağlanmaktadır. Busulpha, süreğen miyeloidde en çok kullanılan ilaçtır; ayrıca dalak içine uygulanan ışınım da yararlı olmaktadır. Süreğen lenfoidde ise chlorambucil adlı ilaç etkili olmaktadır. Son yıllarda farelerde kan kanserinin ilaçla kesin bir şekilde tedavi edilmesi mümkün olmuştur. Faredeki kanserli hücrenin üreme hızı dikkate alınarak verilen yüksek dozlu ilaçlar, kimi farelerde hastalıklı hücrelerin tümünü yok etmekte ve hayvanın kesin iyileşmesini sağlamaktadır.

HÜCRE FARKLILAŞMASININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ

Hodgkin hastalığı ve Burkitt lenfoması kan kanseriyle yakın bağlantısı olan hastalıklardır. Bu hastalıkların tedavisinde elde edilen sonuçlar kan seri açısından da önemlidir. Bu hastalıklar bazı hastalarda, ameliyata başvurmadan, ilaç ve X ışını tedavisiyle iyileştirilmektedir. Burkitt lenfomasında ve bazen de Hodgkin hastalığında, vücudun gösterdiği bağışıklık tepkisi, tedavinin sağlanmasında önemli bir etken olmaktadır.

Vücudun kanserli hücreleri yabancı sayarak bunları bağışıklılık tepkisi yoluyla dışarı atmasını sağlamak için yıllardan beri denemeler yapılmaktadır. Bağışıklık tepkisi yoluyla tedavi yönteminin birçok şekilleri, Fransa, İngiltere ve Amerika’da denenmektedir. Bu yöntemde amaç, ilkin bir duraklama dönemine ulaşmak, sonra da bu dönem boyunca vücudun bağışıklık tepkisi yoluyla geri kalan kanserli hücreleri yok etmesini sağlamaktır. Bunun için de vücudu, bağışıklık tepkisinin doğması için uyarmak gerekir. Tedaviye başlamadan önce hastadan alınan kanserli hücreler daha sonra bu tepkinin uyandırılması için kullanılmaktadır. Bu yöntemin önümüzdeki birkaç yıl içinde daha da gelişeceği anlaşılmaktadır.

Yaklaşık olarak 25 yıl önce bir rastlantı sonucu, farelerde görülen bazı urların gelişmesinin, hayvana Gine domuzunun serumu verilince durduğu gözlenmişti. Başka hayvan serumları, örneğin tavşan serumu aynı sonucu vermemişti. Bunun nedeni bu domuzun serumunda, başka hiç bir hayvanda bulunmayan bir enzimin bulunmasıydı. Asparajinaz adlı bu enzim, amino asit asparajinini yok eder. Normal hücreler büyümek için asparajine gereksinme duymazlar; oysa kimi ur hücreleriyle kan kanserli hücreler büyümek için asparajine gereksinme duyarlar. Bu hücreler asparajinsiz bırakılınca ölürler.

Asparajinaz bakterilerden elde edilir. Çocuklukta görülen ivegen lenfoidde bu enzimin çok olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Kan kanserine karşı etkili ilaçlar bulunması amacıyla özellikle ABD’de yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Fareler üzerinde yapılan deneylerde yüzlerce kimyasal bileşik denenmiştir. Bu konudaki kesin başarının hücre farklılaşmasının bütün yönleri açıklanınca elde edileceği anlaşılmaktadır.
 

Kanser | İlk yorumu sen yap »

Etiketler: ,

Akciğer Kanseri

Mayıs 29th, 2008admin

Akciğer Kanseri

Akciğerin tehlikeli bir uru. Diğer organlarda olduğu gibi, akciğerde de kanser, ya birincil (yani akciğerde başlamış) ya da ikincil (yani başka bir organda başlamış ve sonradan bu organa ulaşmış) olabilir.

Birincil akciğer kanserleri başlıca iki türdür. Bu türler dışında, az görülen başka tipler de vardır. Birinci tür, bronşlardaki bezlerden oluşan adenokanserlerdir. Yavaş büyür ve bazen kanser gibi davranmaz. Bu tip tümörlerin belirme oranında son yıllarda çoğalma görülmemektedir. «Sigara içenlerin kanseri» adı da verilen ikinci tür kanser, bronkojenik kanser olup, son yıllarda belirme oranı hızla çoğalmaktadır. Bu tür kanser çok tehlikelidir.

Akciğer kanseri önde gelen ölüm nedenleri arasında yer almaktadır. 1950′de önce Amerika’da Wynder, sonra da İngiltere’de Doll ve Bradford Hill, sigara içmenin kansere yol açabileceğini göstermişlerdir. Bu araştırıcılar, adı geçen hastalığın daima yaygın olarak bulunduğu, ancak eskiden teşhis edilemediği, son yıllarda artmasının nedeninin teşhis olanaklarının çoğalmasına bağlı olduğu itirazıyla karşılaşmışlardı. Ancak, hastalığın teşhis olanaklarında yeni bir gelişme olmadan da çoğalmaya devam etmesi, bu itirazları geçersiz kılmıştır.

Akciğer kanserindeki artışı, yüzyılımızdaki şehirleşme ile açıklayanlar da olmuştur. Havanın kirlenmesine yol açan petrol ve dizel makinelerinin yakıt ürünlerinin akciğer kanseri oranını çoğalttıkları iddia edilmiştir. Ancak bu hastalığın şoförlerde araba tamircilerinde ve yollarda çalışan diğer meslek sahiplerinde daha fazla görülmemesi bu itirazları da zayıflatmaktadır. Öte yandan kömür yakılması sonucu meydana gelen dumanların, akciğer kanserinin oluşumu açısından önemli bir etken olabileceği kabul edilmektedir. Sigara içen bir şehirlide akciğer kanseri belirmesi olasılığı, aynı miktarda sigara içen bir köylününkinden fazladır. Hastalığın amyant işçilerinde ve kimi maden yataklarında çalışanlarda da sık görülmesi, sigara ve kömür dumanı dışında da etkenlerin bulunduğunu gösterir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da ve İngiltere’de yapılan araştırmalar, sigara içmeyenler arasında çok düşük olan akciğer kanseri oranının, puro ve pipo içenler arasında daha yüksek, sigara içenler arasında ise çok yüksek olduğunu göstermiştir. Öte yandan sigara içmekten çok, insanı sigara içmeye iten nedenlerin akciğer kanserine yol açabileceğini ileri sürenler de vardır.

Akciğer kanseri çoğu kez. hastalık oldukça ilerledikten sonra belirtilere yol açar. Uzun süren ve bir türlü geçmeyen bir bronşit ya da zatürree, ya da akciğerlerden kan gelmesi hastalığın belirtisi olabilir. Bazı hastalar ise, kanserin başka organlara atlaması sonucu beliren şikayetlerle hekime başvururlar. Bazı hastalarda~da akciğer kanseri, karmaşık hormonsal belirtilere yol açar.

Hastalık teşhis edildiği zaman başka organa atlamamışsa, tümörün bulunduğu akciğerin tümü ya da bir bölümü çıkarılır. Bu ameliyata rağmen hastaların çoğunda kurtuluş sağlanamaz ve ameliyat olanlardan ancak onda biri, beş yıl ya da daha uzun süre yaşayabilirler. Çok defa ameliyat yapılamaz ve ışın tedavisiyle hastalığın gelişimi uzatılmaya çalışılır ve bir iki yıl süreli geçici bir iyileşme sağlanabilir.
 

Kanser | İlk yorumu sen yap »

Etiketler:

« Önceki Yazılar

 
© 2008
Webservis
eXTReMe Tracker